13 Şubat 2024: Dağın Yerinden Oynadığı O Meşum Gün
Bundan tam iki yıl önce, saatler 14.28’i gösterdiğinde Erzincan’ın İliç ilçesinde yer yerinden oynadı. Çöpler Altın Madeni’nde, yıllardır uyarıları yapılan, kapasite artışlarına karşı davalar açılan o devasa yığın liç sahası, bir çığ gibi aşağıya boşaldı. Milyonlarca metreküp toprak, içinde barındırdığı siyanür ve ağır metallerle birlikte önüne ne kattıysa süpürdü. Bizler o gün haberi aldığımızda, İstanbul’da bir editör masasında "Umarım can kaybı yoktur" duasını ederken, aslında bir katliamın canlı yayınına tanıklık ediyorduk.
O gün oradan yansıyan görüntülerde, toprağın bir sıvı gibi aktığını gördüğümüzde meselenin vahametini anlamıştık. 9 işçimiz, o devasa kütlenin altında saniyeler içinde kaldı. O günden sonra İliç, sadece bir maden sahası değil, Türkiye’nin iş cinayetleri tarihindeki en karanlık sayfalardan biri haline geldi. Bugün 2026 yılının 13 Şubat’ında, o günkü ihmaller zincirini bir kez daha hatırlamak, sadece bir vefa borcu değil, aynı zamanda yeni faciaları önlemenin tek yoludur.
9 Can, 9 Hikaye: Toprak Altında Kalan Hayaller
Sayılar bazen acıyı anonimleştirir; "9 işçi" dersiniz geçer gidersiniz. Ama bizim için onlar 9 ayrı dünya, 9 ayrı feryattı. Uğur Yıldız’ın o tertemiz gülüşü, Resul Çakır’ın ekmek kavgası, Fahrettin Özdemir’in çocuklarına dair kurduğu hayaller... Her biri o toprağın altında sadece canlarını değil, geleceklerini de bıraktı. Ailelerin o günlerde maden sahasının kenarında attıkları çığlıklar hala kulaklarımızda. "Evladımı geri verin" diyen annelerin sesi, bugün 2026’nın soğuk şubatında İliç sokaklarında yankılanmaya devam ediyor.
Arama çalışmaları aylar sürdü. Her gün bir umutla uyanan aileler, her akşam hüsranla evlerine döndü. Son işçimiz Abdurrahman Şahin’e ulaşıldığında takvimler Haziran’ı gösteriyordu. Bir insanın cansız bedenine ulaşılmasının "müjde" olarak görüldüğü o acı günleri yaşadık. Bugün bu 9 ismi anarken, onların sadece birer işçi değil, bu sistemin dişlileri arasında ezilen birer insan evladı olduğunu unutmamalıyız. Onların hatırası, madenlerde daha güvenli çalışma koşulları sağlanana dek yakamızda bir madalya gibi duracak.
Siyanürlü Toprağın Gölgesinde Ekolojik Yıkım ve 2026 Verileri
İliç sadece bir iş cinayeti değil, aynı zamanda devasa bir ekokırımdır. Fırat Nehri’ne sadece birkaç yüz metre mesafedeki o zehirli yığının kayması, tüm bölge ekosistemini tehdit altına aldı. 2026 yılına geldiğimizde yapılan bağımsız ölçümler, bölgedeki toprak yapısında ve yeraltı sularında ağır metal birikiminin devam ettiğini gösteriyor. Uzmanlar, siyanürün sadece anlık bir zehir olmadığını, toprağa sızan bu kimyasalların on yıllar boyunca gıda zincirine dahil olabileceği konusunda bizleri uyarıyor.
Bölgedeki arıcılık, hayvancılık ve tarım faaliyetleri bu facia sonrası büyük darbe aldı. İliç’in o güzel doğası, artık insanların korkuyla yaklaştığı bir yas bölgesi haline dönüştü. Sosyal medyada bugün paylaşılan son dakika analizleri, Sabırlı Deresi ve çevresindeki rehabilitasyon çalışmalarının yetersizliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bir gazeteci gözüyle baktığımda, doğanın kendini yenileme çabasının karşısında, insanın yarattığı bu devasa tahribatın utancını hissediyorum.
Adalet Terazisi: İliç Davasında 2 Yıllık Hukuk Mücadelesi
Hukuk süreci ise tam bir yılan hikayesine dönüştü desek yeridir. İlk günlerde yapılan gözaltılar, ardından gelen tutuklamalar ve sonra yavaş yavaş tahliye edilen isimler... 2026 yılı itibarıyla devam eden davalarda ailelerin en büyük isyanı, "asıl sorumluların" hala hakim karşısına çıkarılmamış olmasıdır. Şirketin üst düzey yöneticileri, o kapasite artışlarına imza atan bürokratlar ve denetim raporlarını sümen altı edenler nerede? İşte bu soru, bugünkü anma törenlerinin ana temasını oluşturuyor.
Erzincan Adliyesi’nde görülen her duruşma, aslında Türkiye’deki adalet sisteminin de bir sınavı niteliğinde. Avukatların sunduğu bilirkişi raporları, facianın göz göre göre geldiğini, çatlakların günler öncesinden tespit edildiğini ama üretimin durdurulmadığını açıkça ortaya koyuyor. "Kar hırsı, insan hayatının önüne geçti" cümlesi, davanın özeti gibi. Eğer bugün gerçek bir adaletten bahsedeceksek, bu sadece birkaç vardiya amirinin cezalandırılmasıyla mümkün olmayacaktır.
Bugün İliç’te Ne Oluyor? Sosyal Medya ve Sokaktaki Nabız
Şu an saatlerimize baktığımızda, sosyal medyanın İliç için tek yürek olduğunu görüyoruz. Son bir saat içinde X (Twitter) platformunda on binlerce paylaşım yapıldı. İnsanlar "Neyi unuttuk?" diye soruyor. Sadece 9 canı mı, yoksa o canları alan ihmaller zincirini mi? İstanbul'un kafelerinde, vapurlarında insanlar telefonlarına düşen anma videolarını izlerken, İliç'te sessiz ama çok derinden gelen bir öfke hakim. Maden sahası kapalı olsa da, o bölgede yaşayan insanların geçim derdi ve sağlık endişeleri katlanarak artmış durumda.
Yerel halkla yaptığımız görüşmelerde, facianın ardından verilen sözlerin çoğunun tutulmadığını duyuyoruz. "Bize iş vereceklerdi, burayı temizleyeceklerdi" diyen İliçliler, bugün belirsiz bir geleceğe bakıyor. Sosyal medyadaki aktivizm önemli olsa da, sahadaki gerçeklik çok daha sert. 2026 yılında bugün, İliç bir hayalet kasabaya dönüşme riskiyle karşı karşıya. Ancak bu halkın direnişi ve hafızası, o toprağın altındaki canların unutulmasına izin vermeyecek kadar güçlü.
Maden Güvenliği ve Denetim: Ders Alındı mı Yoksa Devam mı?
İliç faciası, Türkiye'deki madencilik faaliyetlerinin ne kadar denetimsiz ve ranta dayalı olduğunu bir kez daha gösterdi. Peki, 2024'ten bu yana ne değişti? 2026 perspektifinden baktığımızda, yeni maden yasası tartışmalarının hala sürdüğünü ama sahada köklü bir zihniyet değişikliğinin yaşanmadığını görüyoruz. Denetimlerin "kağıt üzerinde" kalması, bağımsız gözlemcilerin maden sahalarına alınmaması gibi sorunlar hala kronik birer hastalık gibi devam ediyor.
Eğer bir ülkede 9 işçi, uyarılara rağmen durdurulmayan bir üretim hattında can veriyorsa, orada sistemin kendisi sorgulanmalıdır. Bugün İliç'i anarken sadece ağlamak yetmez; madenlerimizde tam otomasyonlu güvenlik sistemlerinin, gerçek zamanlı zemin takip cihazlarının ve en önemlisi "işçi sağlığı her şeyden üstündür" ilkesinin zorunlu hale getirilmesini talep etmeliyiz. Aksi takdirde, her yıl 13 Şubat'ta yeni bir yasla uyanmaya devam ederiz. 9 canımızın aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken, adalet arayışımızın bir gün bile dinmeyeceğine söz veriyoruz.